Oysa kaynaştırma raporu, özel eğitim ihtiyacı olan öğrencilere akranlarıyla birlikte eğitim hakkı tanımak amacıyla vardır. Ancak işin geldiği noktada, bırakın ihtiyacı olmayanları, gerçekten özel eğitime muhtaç öğrenciler bile düşünülmeden bu rapora yönlendiriliyor. Sonuçta özel eğitim okullarında öğrenim görmesi gereken çocuk normal okullara gidiyor ve diğer öğrencilerin öğrenim hakkı zarar görüyor. Sonuçta ne oluyor? RAM “aman bana ne, okullar ilgilensin” diyerek sorumluluğu üzerinden atıyor, okullar ise imkânsız şartlarda raporlu öğrencilerle baş başa kalıyor.
Ahmet Minguzzi davası da bu noktada emsal niteliğinde bir örnektir. Kaynaştırma raporunun rastgele verilmesi, hem öğrencinin hakkını korumamakta hem de eğitim ortamında ciddi dengesizlikler yaratmaktadır. Bu davada ortaya çıkan tablo, RAM’ların ölçüsüz rapor dağıtımının ne kadar sakıncalı olduğunu gözler önüne sermiştir.
Peki, süreç nasıl işliyor?
1) Öğrenci veya ailesi RAM’a başvuruyor.
2) RAM, çoğu zaman yüzeysel bir değerlendirme yaparak çocuğu “kaynaştırma öğrencisi” ilan ediyor.
3) Rapor okula gönderiliyor ve sorumluluk okulun sırtına yükleniyor.
Burada asıl sorun, RAM’ların bu süreci sadece “kâğıt üzerinde” yürütmesidir. Eğitim ortamını, okulun kapasitesini, öğrencinin gerçek gereksinimlerini dikkate almak yerine, başvuran neredeyse herkese kaynaştırma raporu veriliyor. Bunun sonucunda hem gerçek anlamda özel eğitime ihtiyacı olan öğrenciler zarar görüyor hem de sınıflarda ciddi uyum sorunları yaşanıyor.
Kaynaştırma raporu bir ayrıcalık değil, ihtiyaçtır. RAM’lar bu gerçeği göz ardı ettikçe, eğitim sistemimizdeki yük katlanarak artacaktır. Artık bu raporun “önüne gelene” verilmesinden vazgeçilmeli, objektif ve bilimsel ölçütlere dayalı değerlendirmeler yapılmalıdır. Bu işin çözümü de Sayın Yusuf TEKİN’dedir.