|
Tweet | Tarih: 15-05-2026 12:05 |
Ancak ülkemizde, çağdaşlık yolundaki en temel rehberimiz olması gereken bilimin düzeyi, ne yazık ki arzu edilen ölçütlerin çok gerisindedir. Hatta son yıllarda, bilimin rasyonel sonuçlarını açıkça inkâr eden bir anlayışın toplumun çeşitli katmanlarında güç kazandığı görülmektedir.
Bilimsel liyakatin yerini ideolojik aidiyetlerin aldığı bu süreçte; bizzat yetkili ağızlar tarafından deprem gibi doğa olaylarının, bilimsel gerçekliği bir kenara itilerek doğaüstü güçlerin bir tezahürü olduğu iddia edilmektedir. TÜBİTAK gibi ülkenin bilimsel lokomotifi olması gereken kurumların yönetim kademelerine, çağdaş bilimsel düşünce dünyasıyla hiçbir bağı bulunmayan
liyakatsiz kişiler atanmaktadır.
Yine devletin en yetkili mecralarından yükselen “icat çıkarmak bizim işimiz değil” şeklindeki teslimiyetçi söylemler, bilimsel atılım ruhuna vurulan en ağır darbelerden biridir. Diğer taraftan, sanat ve sanatçıya yönelik AKP iktidarının sergilediği dışlayıcı perspektif herkesin malumudur. Bir sanat eseri için “Böyle sanatın içine tükürürüm” diyebilen siyasi figürlerin yaklaşımları hafızalardaki yerini korumaktadır. Oysa sanat eserleri, insanlığın ortak tarihsel birikiminin, estetik deneyiminin ve entelektüel emeğinin ürünüdürler.
Sanatçıların, toplumsal değişimin öncüsü ve toplumun bir adım önündeki vizyoner bireyler olarak görülmesi gerekirken; bugün hapis tehditlerinden aşağılayıcı tutumlara kadar pek çok baskı mekanizmasıyla karşı karşıya kalmaları derin bir demokrasi krizine işaret etmektedir.
Eğitim sisteminde ise durum daha da vahimdir. Öğrencilerin kendilerini gerçekleştirmelerini ve içlerindeki gizil güçleri (potansiyellerini) ortaya çıkarmalarını sağlayacak olan görsel sanatlar, müzik ve benzeri estetik disiplinler müfredattan sistematik olarak tasfiye edilmektedir. Oysa bireyin gizil güçlerinin özgürce sergilenmesi ve geliştirilmesi, sadece bireysel bir gelişim meselesi değil, demokrasinin ve çağdaşlaşmanın vazgeçilmez bir gereği olarak algılanmalıdır.