|
Tweet | Tarih: 03-05-2026 13:16 |
İşin en acı tarafı ise bu yükün altında ilk ezilecek olan meslektaşlarımın (Okul Müdürleri) bir kısmının, kendilerini risk altına atan sözleri hararetle alkışlamasıydı. Başımıza geleceklerin henüz farkında mı değiliz, yoksa "celladına âşık" bir sessizliğe mi gömüldük? Anlayamadık.(?!)
Panelde dile getirilen bir istatistik ise meselenin vahametini başka bir boyuta taşıdı. Bir bireyin öğrencilik süreci boyunca yaklaşık 160 bin saat yaşadığı (süreç geçirdiği), bunun sadece 11 bin saatinin okulda geçtiği verisi üzerinden yapılan; “Madem bu kadar kısa süre için bu kadar öğretmene niye maaş veriyoruz bunu da sorgulamak lazım, süre biraz düşük kaldı.” şeklindeki espri-gaf karışımı sözler, salonda buz gibi bir hava estirdi. Her ne kadar sonrasında bu sözün "espri" olduğu ısrarla vurgulansa da toplumun öğretmene bakış açısının bu denli zedelendiği bir dönemde, bu tür ifadelerin esprisi dahi bizleri derinden yaralamaktadır.
Şunu artık idrak etmemiz gerekiyor: Her istatistik verinin objektif bir karşılığı yoktur. Hele ki bu Öğretmenlik mesleği ise; mesai saatiyle ölçülebilecek bir zanaat değildir. Öğretmen sadece 08.00-17.00 arasında çalışmaz; o gece hayal kurar, gündüz emek verir, hafta sonu fedakârlık yapar. O sadece öğrenciye ders anlatmaz; yeri gelir öğrencinin annesine rehber, babasına da öğretmen olur. CİMER üzerinden yapılan asılsız şikâyetlerin ağırlığı altında ezilirken bile sınıfına girdiğinde omuzlarındaki yükü kapıda bırakıp öğrencisinin gözünün içine bakar. Geleceği inşa eden bir meslek grubu, üzerindeki baskılar nedeniyle artık en masum espriyi bile kaldıramayacak bir hassasiyet eşiğine gelmiştir.
Unutulmamalıdır ki valileri, doktorları ve nice devlet adamlarını yetiştiren o "elinden yetkisi alınmış!" öğretmenlerdir. Okul müdürlerinin ve öğretmenlerin elinden yetkiyi alıp onları savunmasız bırakmak, sonra da bu etkisiz bırakılmış kitleden mucizeler beklemek ne kadar manidarsa; tüm bu baskılara, yıldırmalara rağmen vicdani sorumluluğuyla elinden geleni yapan eğitimcilerimizin varlığı da o kadar kıymetlidir.
Eğitim camiamız çok iyi hatırlayacaktır ki geçmiş dönemlerde bazı devlet ricali’nin ifadeleri;
"Öğretmenler 3 ay tatil yapıyor" vurgusu: bir devlet bakanımız sık sık öğretmenlerin diğer memurlara oranla çok daha az çalıştığını ve uzun tatil sürelerine sahip olduğunu dile getirmesi…
"Veliyi üzen öğretmeni ve okul müdürünü ben de üzerim ifadesi…
"Eminönü’nde bekleyen işsizler gibiler": Atama bekleyen öğretmenlerin durumunu Eminönü’ndeki işsizlere benzetmesi…
"Dizini kırıp otursunlar": Atama taleplerine karşılık kullanılan ifadeler…
"Öğretmenler yarım gün çalışıyor": öğretmenlerin mesai saatlerini eleştirerek, "Öğretmenler haftada 15-20 saat derse giriyor, geri kalan zamanda ne yapıyorlar?" sorusu…
"Padişah torunu mu bu öğretmenler?": Atama ve yer değiştirme taleplerinde bulunan öğretmenlere yönelik ifadeler…
"Yatıyorlar, maaş alıyorlar": Özellikle pandemi dönemi ve yaz tatillerinde öğretmenlerin "çalışmadan maaş aldığına" dair sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlar…
"Öğretmenlerin niteliği düşük" iması: Mülakat sistemini savunurken mevcut öğretmenlerin yeterliliklerini sorgulayan ve "Eğitimin kalitesini artırmak için daha iyi öğretmenlere ihtiyacımız var" derken mevcut kadroyu zan altında bırakan açıklamalar…
…ve daha niceleri…
Gibi düşünceleri ile yıllardır; eğitim camiasını kamuoyu nezdinde yansıtılan itibarı(!) ve karizması(!) bilinmektedir.
Bakın, son zamanlarda yaşadığımız olaylar üzerine ezberlediğimiz isimler sadece birer isim değil; Ruhumuzda, kalbimizde, aklımızda, ocakta pişen acımızda ve çocuklarımıza her baktığımızda hissettiklerimizde artık birer yara izidir. Fatma Nur öğretmenin yavrusu bugün annesiz. Ayla öğretmenin çocuğu her gece annesinin kokusunu duyamadan yatağına giriyor. Bu öğretmenlerimiz görevlerini mi yapmadı? Aksine, eminiz ki her biri layıkıyla yaptı. Demek ki mesele öğretmenin şefkatinde değil, sistemin onları sahipsiz bırakmasındadır, önlem alınmaması ve eğitim camiasının yetkilerinin ellerinden alınmasının getirdiği çöküntü ve toplumun dizaynındaki yozlaşmadır.
Okul müdürlerine atfedilen görev ve ifadelere gelecek olursak; Bir taraftan sınırsız sorumluluk yüklerken diğer taraftan hangi yetkiyle ne yapacak? Okul çıkışında kendisini bekleyen ve makamında tehdit unsuru içeren kişileri dahi adli ve idari birimlere bildirdiğinde "hiçbir işlem yapılmayan" bir idarecilik konumundayken okul müdürleri, okulunu nasıl güvenli tutabilir? Hele ki bu panelde parmak basılan çok hassas noktaları bile dile getirip “bir öğretmen ölüyor, bizler ölüyoruz, ölen öğretmenlerin çocukları annesiz kalıyor, o annesiz kalan çocukların vebali kime?” diye ifade eden bir öğretmene dahi "bir de rehber öğretmen olacak bu nasıl bir anlayış" gibi algılayan ve en çok da kendilerini etkileneceği farkındalığı olmayan okul müdürlerinin varlığına şahit olmak ise en acısıydı. Anlatamadık; bu mesele bir okulun, okul müdürünün veya bir öğretmenin sırtına yıkılıp "hadi çözün" denilecek bir mesele değildir.
Yetki ve önlemler silsilesi aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya doğru inşa edilir. Şeyh Edebali Hz. ne güzel ifade ediyor oysa: "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın."
Bu minvalde bir devletin hayatiyeti, onu oluşturan insan unsurunun niteliğiyle kaimdir. Devleti yaşatmak; insanı, devletin manevi ve hukuki değerleri doğrultusunda titizlikle inşa etmeyi gerektirir. Bu inşa ve dizayn süreci, ancak devletin rehberliği ve kurumsal gücüyle gerçekleştirilebilir.
Devletin varlığını daim kılmak için, insan unsurunun devletin yüksek menfaatleri doğrultusunda yeniden formüle edilmesi şarttır. İnsan ruhunun ve zihninin bu disiplinli dizaynı, ancak bizzat devlet eliyle yürütülen bir medeniyet projesi olarak başarıya ulaşabilir.
İlahi kelamda da buyurulduğu üzere, 'İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?' (Kıyâmet, 36) Bu düstur ve inanış, toplumsal hayatın idaresi için de temel bir esastır. Nasıl ki kâinat bir nizam üzereyse; devlet de var olan bireyi kendi haline terk etmemeli, hukuk ve nizam dairesinde bir disiplinle inşa ve dizayn etmelidir.
Zira denetimsizliğin ve kuralsızlığın getirdiği toplumsal çözülme, bugün 'başıboş bırakılan' kitlelerin sürüklendiği uçurumlarda açıkça görülmektedir. Devletin asli vazifesi, insanı hem korumak hem de yasalar eliyle toplumsal bir ahenk içinde yeniden şekillendirerek kaosun önüne geçmektir.
Hukuk ve nizamın asli vazifesi; hiçbir kişisel yakınlığa, siyasi kimliğe veya sendikal aidiyete imtiyaz tanımaksızın kuralları her bireye eşit ve adil bir kararlılıkla uygulamaktır. 'Dayısı', 'yeğeni' ya da 'arkasındaki gücü' vesile kılarak kuralları delme cüreti gösterenlere karşı sergilenecek tavizsiz duruş, devletin temel direğidir.
Maalesef son dönemde şahit olduğumuz hadiseler, bu tür ayrıcalıkların toplumsal dokuda yarattığı derin çürümeyi ve yozlaşmayı tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Devlet, varlığını korumak ve toplumsal güveni yeniden tesis etmek istiyorsa; öncelikle bu 'kişiye özel hukuk' anlayışının önüne geçmeli, adaleti herkes için eşit işleyen bir zırh haline getirmelidir.
Tüm anlatılanlar ışığında gelelim gündem konumuza. Eğer okulları gerçekten güvenli kılmak istiyorsanız; önce okulu yönetenleri, sınıflarda gelecek mimarisiyle nesil inşa edenleri ve koridorları arşınlayanları güvene alın!. Kâğıt üzerindeki istatistiklerle veya salonlardaki alkışlarla değil; sahada hissedilen o sarsılmaz "sahipsiz değiliz" duygusuyla...
Eğer bir yerde sorumluluk varsa, onun önünü açacak bir yetki ve arkasında duracak bir devlet iradesi de olmalıdır. Aksi takdirde bugün alkışlanan o ifadeler ve kararlar, yarın birer disiplin dosyası ya da daha acısı, birer taziye ilanı olarak karşımıza çıkacaktır.
“Eğitim, saatlerle ölçülen bir zanaat değil; ruhlarla dokunan bir medeniyet davasıdır. İstatistikler sadece sayıları söyler; öğretmenin gözyaşını ve alın terini ise ancak tarih yazar.”
Yazarın notu; bu yazılanlar gerçek yaşamdan alınmıştır ve hiçbir canlıya zarar verilmemiştir.
Ömer KACAR
Denizli Eğitim Gücü Sen
İl Şube Başkan Yardımcısı