|
Tweet | Tarih: 04-09-2026 12:10 |
Son yıllarda eğitim camiasında sıkça duyduğumuz bir kavram var: Mobbing
Peki, bir öğretmene hangi noktaya kadar görev verilebilir? İdarenin yetkisi nerede biter, mobbing nerede başlar? Bu soruların cevabı için yıllar önce verilmiş bir Danıştay kararına bakmakta fayda var.
Danıştay’ın önüne gelen olayda bir öğretmenin ders programı haftanın geneline yayılıyor, aynı gün birden fazla okula gitmesi gerekiyor ve öğretmen birbirinden uzak dört ayrı okulda görevlendiriliyor. Bununla da kalınmıyor, birbiriyle çakışan görevler veriliyor. Bütün bunların sonucunda öğretmenin psikolojik sağlığı bozuluyor ve sağlık raporları düzenleniyor.
Öğretmen de yaşadığı bu süreç nedeniyle manevi tazminat talebiyle dava açıyor. İlk derece mahkemesi talebi kabul etmiyor. Ancak dosya Danıştay’a geldiğinde konu farklı değerlendiriliyor.
Danıştay 2. Dairesi, E.2015/6046, K.2017/6537 sayılı kararında olayları tek tek değil, bir bütün olarak ele alıyor ve manevi tazminat şartlarının oluştuğu sonucuna varıyor. Bence kararın en önemli tarafı da bu. İşlemler sürekli olarak aynı öğretmeni zor durumda bırakmak, çalışma şartlarını ağırlaştırmak ve onu psikolojik olarak yıpratmak amacıyla veya sonucu doğuracak şekilde uygulanıyorsa artık “Ben sadece görevimi yaptım” demek o kadar kolay değildir.
Burada yöneticilere de öğretmenlere de düşen bir görev var. Yöneticiler, sahip oldukları yetkinin sınırsız olmadığını bilmeli. Öğretmenler de her ağır çalışma şartını hemen “mobbing” olarak değerlendirmemeli. Çünkü mobbing ciddi bir iddiadır. Önemli olan davranışların sistematik olması, kişiyi hedef alması ve ortaya çıkan sonuçtur. Okullarda zaman zaman “Bu benim yetkim, istediğim görevi veririm” anlayışına rastlamak mümkün. Oysa yöneticilik, sadece emir verme yetkisine sahip olmak değildir.
Adil olmak, ölçülü davranmak ve çalışanı gereksiz yere yıpratmamak da yöneticiliğin bir parçasıdır. Sonuçta hepimiz biliyoruz: Öğretmenin huzursuz olduğu bir okulda öğrencinin huzurlu olması da kolay değildir. Bu nedenle meseleye sadece “öğretmene kaç saat ders verdik?” diye bakmamak gerekiyor. Bazen asıl soru çok daha basit: Verdiğimiz görev gerçekten hizmetin gereği mi, yoksa bir öğretmeni bezdirmenin yolu mu? İşte hukuk, tam da bu noktada devreye giriyor.